Yazdığım Ivır Zıvırlar - Bir sürü boş şey işte.
Tolga Hakkında - Tolga benim ha!
Linkler - Arkadaşların blogları ve mekânlarım.
Mesaj Bırakın - Eşek değilsiniz ya!
Çer Çöp Dolabı - Kibar adıyla "arşiv"
Fotoğraflarım - Gir gir, bak hemen.
Duyuru: *Bu site en iyi 1680*1050 çözünürlükte görüntülenir. Kendi monitörümden bakarak yapıyorum sonuçta. *Müzik bakıs mevcuttur tepemizde. *Çet bakıs sayfanın(yerin) dibindedir.
|
Konuşmak zor iştir; yaşam da öyle...
 Bazen susmak gerekir. Susup beklemek, sözcükleri boğaza düğümlemek gerekir bazen. Aynı ya da benzer sözcükleri kullanıp karşıdakinin sıkılmasına sebep olmamak, yanlış söylemlerle ne kendimizi ne karşımızdakini üzmemek gerekir. Bugünlerde daha iyi anlıyorum konuşmanın zorluğunu. Karşımdakinin beni yanlış anladığı, karşımdakine kendimi yanlış ifade ettiğim durumlarla karşılaşıyorum sık sık. Sussam, hiçbir şey söylemesem beni doğru anlamış oluyor zaten. Üstüne açıklama yapayım derken kendimi yanlış ifade ediyorum; canı sıkılan yine ben oluyorum. Konuşmak zor iştir bahsettiğim gibi. Bir de kalp kırmama derdi vardır ki ağzını açmaktan nefret ettirir insanı. Karşınızdaki değer verdiğiniz bir insandır ancak ya size ya da başka bir yöne karşı ters, dayanılmaz bir davranışı sizi sürekli rahatsız etmektedir, bir türlü söyleyemezsiniz. "Dost acı söyler." demiş ya "ruhu şâd olasıca" atalarımız; kaç dostları varmış, sürekli merak içerisindeyim. Şaka bir yana, yine doğru söylemeyi başarmış canlarım benim. Çok az insan kendilerine iyi niyetle söylenmiş tavsiyeleri, uyarıları kaldırabiliyor; bu insanlar da "genellikle" dostlarımız oluyor. Atalar demişken onları da eleştirmemek olmaz. Bu adamların söylediklerinin bile çok az bir kısmı tarih sürecini aşıp dilimize yerleşmeyi başarmış, değil mi? Bu adamlar hiç boş konuşmamışlar mı? Hiç tabir hataları yapmamışlar mı? Ömürleri boyunca susup "Ağaç yaş iken eğilir." demekle mi yetinmişler? Pek sanmıyorum. Hayatında boş konuşmamış bir insan hayatı bomboş yaşamış demektir. Hayatı bomboş geçirmiş insanın da durup dururken böyle şeyler söylemesi pek mümkün bir olay değildir. Demek ki neymiş? Yaptığımız tümdengelim ve tümevarım bileşkesinden yola çıkarsak, atalarımız da boş boş konuşan, tabir hataları yapan insanlarmış. Buradan da yeniden tümevarım yapacak olursak, bizim de nadiren sözlerimiz tarih sürecini aşıp nesiller sonraya gidebilirmiş. Buradan da tümevarım yapmayalım. Konuşma bahsini kapatırken ufak bir alıntı yapmayı da unutmayalım kendimizden: "Yolda seni gören hocanla konuşup vedalaşırken "Hayırlı işler!" demek de nedir yahu? Pazarcı mı, esnaf mı bu adam?" Konuşma mevzusu ile giriş yaptım çünkü yaşantımın bir konuşmaya, diyaloğa dönüştüğünü hissediyorum yavaş yavaş. Küçücük kelime hatası, küçücük sabırsızlık çok şeye mal oluyor. Fazla sabırlı davrandıklarım da aklımdan siliniyor, ileride problem olarak karşıma çıkıyor. Anı yaşamak ve olaylar anı hâline gelmeden sabretme sürecini bitirmek arasındaki ince çizgide yürüyorum. Alkollü yaya gibi çizginin bir sağına bir soluna kayıyorum, cezası da ağır oluyor hâliyle. Diyalog dedim ya, yaşantımın muhattapları değişiyor sürekli; bazen Allah, bazen zaman, bazen vicdan oluyor bu muhattap. Bazen de kendim oluyorum ki monolog olduğu durumlar da var bu sebeple. Ne yaparsak yapalım, tanrı inancımız olsun ya da olmasın hesap veriyoruz bir yerlere mutlaka. Yaşantım Allah'la konuşurken utanma, çekinme, dileklerde bulunma; zamanla konuşurken en ağır şekilde sövme ve sitem; vicdanımla konuşurken pişmanlık ya da kararsızlık ağırlıklı sözler sarfediyor. Benliğimle muhattap olurken yalnızlık ağırlıklı sohbetler yaptıklarını, karşılıklı sorgulamalara maruz kaldıklarını hissediyorum. İşin garip yanı, bütün bunlarda ben oyuncuyum. Ben oynuyorum; senarist, yardımcılarıyla ya da yönetmenle(!) fikir alışverişinde bulunuyor. Konuşmak gibi işte; önemli olan ne anlatmak istediğin değil, karşıdakinin algıladığı. Umarım daha iyi oynayıp senaryo sona ermeden hakkını vermeyi başarırım rolümün. Yoksa başta yönetmen olmak üzere tüm ekip okkalı bir hesap soracak bana. Benzetmeler sonrasında iç dünyamdan reel yaşantıma döndüğümde ise "Alice halt etmiş!" diyorum içimden. En yakın arkadaşımın odasında, kendisi arkamda horul horul uyurken burada sorumluluklarımın hepsini bir kenara atmış, 'harikalar diyarımın' portresini satırlara dökmeye çalışıyorum. -Aha da Maça Papaz! İç ses: *Kupa Kraliçesi olmasın?*-Aha da Maça Kızı! İç ses: *Maça değil, Kupa lan Kupa!*-Aha da Maça As! İç ses: *Koz Maça o zaman?*-Aynen baba. İç ses: *Bence Kupa desen de olurdu.*(Böyle bünyeye böyle iç dünya yakışır.)
Neler yapıyorum ben böyle?
 Güzel şeyler yapıyorum aslında. Kalem ve kağıt ile bayağı iç içeyim bugünlerde. Vizeleri 3 haftaya yaymayı ve 3 haftaya yayılmış 8 dersten 2 tanesinin sınavını aynı güne rasgetirmeyi başaran yetkililerin de gözlerinden öpüyorum. Sınavlar gerçekten kastı; geçen senenin ne kadar kolay ya da bu senenin ne kadar zor olduğunu görmemi sağladı. Sonuçlar yavaş yavaş açıklanıyor, fena değil şimdilik. Sınav mevzusunu atlıyorum, yeni de paragrafa atlıyorum. Hatta hem bu cümle için yeni paragrafa hem de sıradaki paragraf için yeni paragrafa atlıyorum. Sınavlar biter bitmez sevgilimi sınav sürecinde ilgisiz bırakmak zorunda kaldığım için kendisine karşı ilgi seanslarına başladım. Arkadaşlarıma karşı da yanlışlıkla "aşkım, agucuk bugucuk(!)" gibi söylemlerde bulunacağım diye çok korkuyorum. Fazla yakınımda bulunmayın, öpme potansiyelim var. (Yuh!) Oyun incelemeleri son sürat devam ediyor. TrG'den bir arkadaşla beraber çalıştığımız projemiz var, bir türlü sonunu getiremedim kendime ait bölümün; ayıp ediyorum. Tam vize döneminde çıkan bir oyun olan Sacred 2: Fallen Angel incelememe de birkaç gün içinde başlayacağım. Zirâ oyun elime yeni geçti ve bu geceyi ona harcamayı planlıyorum. Umarım oyunu hakkında yeterince bilgi edinmiş vaziyette inceleyebilir, aceleye geldiği için önemli noktaları gözden kaçırmam. Okul da devam ediyor. Vize sürecinde derslerin de devam ettiğini hatırlatıp okula ara vermeden günlerimin devam ettiğini belirteyim bu noktada. Nitekim yan sorumluluklarımın yetişmesi gereken süre zarflarının sonuna doğru tamamlanacak olmalarının en büyük sebebi budur. Aslında bana şu günlerde en ağır gelen şey okul ama bunun sebebi süre alması, kafa yorması falan değil. (Hah, burada da atlayayım diğer paragrafa; esas anlatılacak kısım burası çünkü.) "Sınıfa baktıkça insanlardan, arkadaşlarıma baktıkça sınıfımdan soğuyorum." Bu cümleyi sınıftakilerin yüzlerine karşı bile söyler oldum, hâlâ tık yok; hâlâ karakterlerini geliştirme, olgunlaşma sürecinde adım atmaya bile yeltenmiyorlar. Ne diyeyim ki bunlara ben artık? Şu sınav dönemine kadar elimden geldiğince sınıfa her girdiğimde bana selam veren bunca kişiyi daha yakından tanımak, tanışamadıklarımla tanışmak çabasında olan ben, uzak durmalarını istiyorum artık. Yok efendim sınav dönemi herkes stresliymiş, yok efendim herkesin kafasında geleceği varmış vs. derken bana gelmeyen savunma kalmadı insanların bu dönem içerisindeki davranışlarına yönelttiğim kötü yönlü eleştirilerin sonucunda. Yahu bunun neyini savunuyorsunuz? İnsanların iş düşmedikçe sıcak davranmamalarının, hâl hatır sorulduğunda bile ters ters konuşmalarının, "Not mu isteyeceksin?" tarzı bakışlarının, menfaat üzerine kurulu yaşamlarının neyini savunuyorsunuz bana? Karaktersizsiniz; yaşınızı geçtim, insanlığınızın gerektirdiği olgunluk derecesinin kıyısında bile değilsiniz. Bazılarının buna cevabı "Sen olgun musun?", "Olgunluk görecelidir." gibi saçma cümleler olabilir. Olgunluk o kadar da göreceli değildir efendim; bir insan en azından kendisine ve çevresine karşı bir miktar saygı, içtenlik taşımalıdır. Bu ne ikiyüzlülük, bu ne arkadan iş çevirmektir yahu? Şu gün benim karakterime içtenlikle laf söyleyebilecek tek insan var mı bu dünyada? Ben dünyaya torpilli mi geldim, tek ben miyim şu "şerefsizlik" denen şeyi yapamayan? Tek benim mi vicdanım el vermiyor? 100 kişiden taş çatlasa 5 insan mı çıkıyor vicdanı, beyni, karakteri, insaniyeti böyle şeylere izin vermeyen? Gerçekten inanamıyorum. Neyse ki yaşadığım şehirde okumak gibi bir nimete sahibim ve okuldaki sözde insanlara ihtiyacım yok. Bu cümlelerinden dışlandığım gibi bir fikir çıkarılmasın bu arada; sınıftaki birkaç kişi hariç herkesle muhabbetim var, "sınıfın komik çocuğu" sıfatı altında yaptıklarım hâlâ herkesi güldürmeye yetiyor. Ancak yüzlerine de söylediğim gibi daha ilerisini yaşayabileceğim; dostum saymayı geçtim, azıcık bile yakınlık sınırlarını arttırabileceğim insanlar değiller. Her zaman söylediğim gibi, ben iyi bir insanım! Bununla da gurur duyuyorum. Eh, şimdilik bu kadar. Yazıya daldık, Sacred'a dalmayı unuttuk. Daha sonra görüşmek üzere satırcıklarım.
Rapor 2: Hepsinden ikişer tane
2 vize bitti, 2(1 gayri-resmi + 1 resmi) yazı bitti. 2 resmi yazı daha kaldı şimdi. Bütün bunlar olmuşken 2 satır bir şey yazayım dedim ben de. 2 satır olmuştur inşallah.
Yakında doldurup taşıracağım bu bölümü, şimdilik şunlarla idare edin:
Ocak 2008
Şubat 2008
Mart 2008
Nisan 2008
Mayıs 2008
Temmuz 2008
Eylül 2008
Ekim 2008
Kasım 2008
Aralık 2008
Şubat 2009
Nisan 2009
Mayıs 2009
Haziran 2009
Temmuz 2009
Eylül 2009
Ekim 2009
Şu an mevcut olan ıvır zıvırlar
Daha ne yazdık ki arşivimiz olsun lan?!
Muahahah nasıl da yedi. Cidden fotoğraflarımı buraya dayayacağımı mı düşündün?
Konuşmak zor iştir; yaşam da öyle...
 Bazen susmak gerekir. Susup beklemek, sözcükleri boğaza düğümlemek gerekir bazen. Aynı ya da benzer sözcükleri kullanıp karşıdakinin sıkılmasına sebep olmamak, yanlış söylemlerle ne kendimizi ne karşımızdakini üzmemek gerekir. Bugünlerde daha iyi anlıyorum konuşmanın zorluğunu. Karşımdakinin beni yanlış anladığı, karşımdakine kendimi yanlış ifade ettiğim durumlarla karşılaşıyorum sık sık. Sussam, hiçbir şey söylemesem beni doğru anlamış oluyor zaten. Üstüne açıklama yapayım derken kendimi yanlış ifade ediyorum; canı sıkılan yine ben oluyorum. Konuşmak zor iştir bahsettiğim gibi. Bir de kalp kırmama derdi vardır ki ağzını açmaktan nefret ettirir insanı. Karşınızdaki değer verdiğiniz bir insandır ancak ya size ya da başka bir yöne karşı ters, dayanılmaz bir davranışı sizi sürekli rahatsız etmektedir, bir türlü söyleyemezsiniz. "Dost acı söyler." demiş ya "ruhu şâd olasıca" atalarımız; kaç dostları varmış, sürekli merak içerisindeyim. Şaka bir yana, yine doğru söylemeyi başarmış canlarım benim. Çok az insan kendilerine iyi niyetle söylenmiş tavsiyeleri, uyarıları kaldırabiliyor; bu insanlar da "genellikle" dostlarımız oluyor. Atalar demişken onları da eleştirmemek olmaz. Bu adamların söylediklerinin bile çok az bir kısmı tarih sürecini aşıp dilimize yerleşmeyi başarmış, değil mi? Bu adamlar hiç boş konuşmamışlar mı? Hiç tabir hataları yapmamışlar mı? Ömürleri boyunca susup "Ağaç yaş iken eğilir." demekle mi yetinmişler? Pek sanmıyorum. Hayatında boş konuşmamış bir insan hayatı bomboş yaşamış demektir. Hayatı bomboş geçirmiş insanın da durup dururken böyle şeyler söylemesi pek mümkün bir olay değildir. Demek ki neymiş? Yaptığımız tümdengelim ve tümevarım bileşkesinden yola çıkarsak, atalarımız da boş boş konuşan, tabir hataları yapan insanlarmış. Buradan da yeniden tümevarım yapacak olursak, bizim de nadiren sözlerimiz tarih sürecini aşıp nesiller sonraya gidebilirmiş. Buradan da tümevarım yapmayalım. Konuşma bahsini kapatırken ufak bir alıntı yapmayı da unutmayalım kendimizden: "Yolda seni gören hocanla konuşup vedalaşırken "Hayırlı işler!" demek de nedir yahu? Pazarcı mı, esnaf mı bu adam?" Konuşma mevzusu ile giriş yaptım çünkü yaşantımın bir konuşmaya, diyaloğa dönüştüğünü hissediyorum yavaş yavaş. Küçücük kelime hatası, küçücük sabırsızlık çok şeye mal oluyor. Fazla sabırlı davrandıklarım da aklımdan siliniyor, ileride problem olarak karşıma çıkıyor. Anı yaşamak ve olaylar anı hâline gelmeden sabretme sürecini bitirmek arasındaki ince çizgide yürüyorum. Alkollü yaya gibi çizginin bir sağına bir soluna kayıyorum, cezası da ağır oluyor hâliyle. Diyalog dedim ya, yaşantımın muhattapları değişiyor sürekli; bazen Allah, bazen zaman, bazen vicdan oluyor bu muhattap. Bazen de kendim oluyorum ki monolog olduğu durumlar da var bu sebeple. Ne yaparsak yapalım, tanrı inancımız olsun ya da olmasın hesap veriyoruz bir yerlere mutlaka. Yaşantım Allah'la konuşurken utanma, çekinme, dileklerde bulunma; zamanla konuşurken en ağır şekilde sövme ve sitem; vicdanımla konuşurken pişmanlık ya da kararsızlık ağırlıklı sözler sarfediyor. Benliğimle muhattap olurken yalnızlık ağırlıklı sohbetler yaptıklarını, karşılıklı sorgulamalara maruz kaldıklarını hissediyorum. İşin garip yanı, bütün bunlarda ben oyuncuyum. Ben oynuyorum; senarist, yardımcılarıyla ya da yönetmenle(!) fikir alışverişinde bulunuyor. Konuşmak gibi işte; önemli olan ne anlatmak istediğin değil, karşıdakinin algıladığı. Umarım daha iyi oynayıp senaryo sona ermeden hakkını vermeyi başarırım rolümün. Yoksa başta yönetmen olmak üzere tüm ekip okkalı bir hesap soracak bana. Benzetmeler sonrasında iç dünyamdan reel yaşantıma döndüğümde ise "Alice halt etmiş!" diyorum içimden. En yakın arkadaşımın odasında, kendisi arkamda horul horul uyurken burada sorumluluklarımın hepsini bir kenara atmış, 'harikalar diyarımın' portresini satırlara dökmeye çalışıyorum. -Aha da Maça Papaz! İç ses: *Kupa Kraliçesi olmasın?*-Aha da Maça Kızı! İç ses: *Maça değil, Kupa lan Kupa!*-Aha da Maça As! İç ses: *Koz Maça o zaman?*-Aynen baba. İç ses: *Bence Kupa desen de olurdu.*(Böyle bünyeye böyle iç dünya yakışır.)
Neler yapıyorum ben böyle?
 Güzel şeyler yapıyorum aslında. Kalem ve kağıt ile bayağı iç içeyim bugünlerde. Vizeleri 3 haftaya yaymayı ve 3 haftaya yayılmış 8 dersten 2 tanesinin sınavını aynı güne rasgetirmeyi başaran yetkililerin de gözlerinden öpüyorum. Sınavlar gerçekten kastı; geçen senenin ne kadar kolay ya da bu senenin ne kadar zor olduğunu görmemi sağladı. Sonuçlar yavaş yavaş açıklanıyor, fena değil şimdilik. Sınav mevzusunu atlıyorum, yeni de paragrafa atlıyorum. Hatta hem bu cümle için yeni paragrafa hem de sıradaki paragraf için yeni paragrafa atlıyorum. Sınavlar biter bitmez sevgilimi sınav sürecinde ilgisiz bırakmak zorunda kaldığım için kendisine karşı ilgi seanslarına başladım. Arkadaşlarıma karşı da yanlışlıkla "aşkım, agucuk bugucuk(!)" gibi söylemlerde bulunacağım diye çok korkuyorum. Fazla yakınımda bulunmayın, öpme potansiyelim var. (Yuh!) Oyun incelemeleri son sürat devam ediyor. TrG'den bir arkadaşla beraber çalıştığımız projemiz var, bir türlü sonunu getiremedim kendime ait bölümün; ayıp ediyorum. Tam vize döneminde çıkan bir oyun olan Sacred 2: Fallen Angel incelememe de birkaç gün içinde başlayacağım. Zirâ oyun elime yeni geçti ve bu geceyi ona harcamayı planlıyorum. Umarım oyunu hakkında yeterince bilgi edinmiş vaziyette inceleyebilir, aceleye geldiği için önemli noktaları gözden kaçırmam. Okul da devam ediyor. Vize sürecinde derslerin de devam ettiğini hatırlatıp okula ara vermeden günlerimin devam ettiğini belirteyim bu noktada. Nitekim yan sorumluluklarımın yetişmesi gereken süre zarflarının sonuna doğru tamamlanacak olmalarının en büyük sebebi budur. Aslında bana şu günlerde en ağır gelen şey okul ama bunun sebebi süre alması, kafa yorması falan değil. (Hah, burada da atlayayım diğer paragrafa; esas anlatılacak kısım burası çünkü.) "Sınıfa baktıkça insanlardan, arkadaşlarıma baktıkça sınıfımdan soğuyorum." Bu cümleyi sınıftakilerin yüzlerine karşı bile söyler oldum, hâlâ tık yok; hâlâ karakterlerini geliştirme, olgunlaşma sürecinde adım atmaya bile yeltenmiyorlar. Ne diyeyim ki bunlara ben artık? Şu sınav dönemine kadar elimden geldiğince sınıfa her girdiğimde bana selam veren bunca kişiyi daha yakından tanımak, tanışamadıklarımla tanışmak çabasında olan ben, uzak durmalarını istiyorum artık. Yok efendim sınav dönemi herkes stresliymiş, yok efendim herkesin kafasında geleceği varmış vs. derken bana gelmeyen savunma kalmadı insanların bu dönem içerisindeki davranışlarına yönelttiğim kötü yönlü eleştirilerin sonucunda. Yahu bunun neyini savunuyorsunuz? İnsanların iş düşmedikçe sıcak davranmamalarının, hâl hatır sorulduğunda bile ters ters konuşmalarının, "Not mu isteyeceksin?" tarzı bakışlarının, menfaat üzerine kurulu yaşamlarının neyini savunuyorsunuz bana? Karaktersizsiniz; yaşınızı geçtim, insanlığınızın gerektirdiği olgunluk derecesinin kıyısında bile değilsiniz. Bazılarının buna cevabı "Sen olgun musun?", "Olgunluk görecelidir." gibi saçma cümleler olabilir. Olgunluk o kadar da göreceli değildir efendim; bir insan en azından kendisine ve çevresine karşı bir miktar saygı, içtenlik taşımalıdır. Bu ne ikiyüzlülük, bu ne arkadan iş çevirmektir yahu? Şu gün benim karakterime içtenlikle laf söyleyebilecek tek insan var mı bu dünyada? Ben dünyaya torpilli mi geldim, tek ben miyim şu "şerefsizlik" denen şeyi yapamayan? Tek benim mi vicdanım el vermiyor? 100 kişiden taş çatlasa 5 insan mı çıkıyor vicdanı, beyni, karakteri, insaniyeti böyle şeylere izin vermeyen? Gerçekten inanamıyorum. Neyse ki yaşadığım şehirde okumak gibi bir nimete sahibim ve okuldaki sözde insanlara ihtiyacım yok. Bu cümlelerinden dışlandığım gibi bir fikir çıkarılmasın bu arada; sınıftaki birkaç kişi hariç herkesle muhabbetim var, "sınıfın komik çocuğu" sıfatı altında yaptıklarım hâlâ herkesi güldürmeye yetiyor. Ancak yüzlerine de söylediğim gibi daha ilerisini yaşayabileceğim; dostum saymayı geçtim, azıcık bile yakınlık sınırlarını arttırabileceğim insanlar değiller. Her zaman söylediğim gibi, ben iyi bir insanım! Bununla da gurur duyuyorum. Eh, şimdilik bu kadar. Yazıya daldık, Sacred'a dalmayı unuttuk. Daha sonra görüşmek üzere satırcıklarım.
Rapor 2: Hepsinden ikişer tane
2 vize bitti, 2(1 gayri-resmi + 1 resmi) yazı bitti. 2 resmi yazı daha kaldı şimdi. Bütün bunlar olmuşken 2 satır bir şey yazayım dedim ben de. 2 satır olmuştur inşallah.
|